Şehirlerin nasıl oluştuğu ve tarımla birlikte gelen yerleşik hayata geçme sürecinin şehirleşme üzerindeki etkisini, şehrin tanımını, sosyal ve coğrafi alanlardan ayrılmadan incelemeye çalışılmıştır. Bütün bunlar yapılırken, şehirlerin sürdürülebilir olması hakkında önde gelen teoriler verilip, bu teoriler yorumlanmış ve bir sonuca varılmaya
LAOTZU DAN ÖYKÜ. Taoizmin kurucusu, Çinli filozof, yaşlı filozof olarak da bilinen Lao Tzu dan bir öykü: Efendim köyde yaşlı, çok fakir bir adam varmış. Ama kral bile onu kıskanırmış. Çünkü dillere destan bir beyaz atı varmış. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama. Felsefe Öyküleri.
CUMHURİYET DÖNEMİ ŞAİR VE YAZARLARI. 1. Fransız sembolistlerinin ve yeni izlenimcilerinin sanat anlayışını benimsemiştir. 2. Vezin ve kafiyeye büyük önem veren bu anlayış, tabiattaki bir anlık görünüşten yola çıkarak onun gerisindeki saf düşünceye yönelir. 3. Şiirlerinde biçim ve ahenge önem verir. 4.
Ailem Tarafından Öz Amcamlara Evlatlık Verilmemin ve Bunu Trajik Bir Şekilde Öğrenmemin Hikâyesi. Anasayfa. > Yaşam. Leyla Tan Onedio Üyesi. 26.11.2020 - 12:00 26.11.2020 - 12:36. Favorilerinize Ekleyin. Onedio'da hayat hikayesini paylaşan bir sürü insan var. Neden ben de onlardan biri olmayayım ki diye düşündüm ve ben de
4 BÖLÜM. Sonay, Umay ile Kürşat’ın yakınlaşmasına tahammül edemez bir hale geliyordur. İki kız kardeşin arasındaki ipler kopmak üzeredir. Bu sırada Kürşat’ın s 3. BÖLÜM. Eskitepe’de işler karışmaya başlamıştır. Umay, Kürşat’ın çantasında bulup okuduğu gazete kupürlerinden dolayı dehşet içindedir.
Maskelerin şehri Venedik’te bir karnaval, bu karnavalda bir aşk hikayesi. İnsanların kendisinden bir parça bulduğu bir şehir venedik. Gezginlerin dar yollarında kaybolduğu, aşıkların kanallarında gezindiği bir şehir. Ben de aşık bir şekilde bu şehrin sokaklarında gezerken çektiğim fotoğraflar eşliğinde bir hikaye yazdım.
YW7U5S. Paris'te suçsuz yere 18 yılını geçirdikten sonra, eski bir dostunun yardımı ile kurtulan Dr. Manette'in Londra'ya dönüşü sırasında tanıştıkları bir Fransız olan Charles Darnay ile kızının yapacakları evlilik ve bunun ardından meydana gelen ihtilalin hayatlarına etkileri anlatılır. Bu insanların ruhsal değişimlerini ele alan kitapta birçok tarihi izlere de rastlamak akışı ve birbirleri ile bağlantıları romanda okuyucunun merakını son sayfaya kadar sürekleyen ve hacimli bir romanın elden düşmeden okunması sağlayan en önemli unsur. Manette'in kızının sevgisine verdiği değer yüzünden içine atıp gömdüğü ancak unutamadığı intikam hisleri, kendisini bu duruma düşüren insanların soyundan gelen birisine kızını verebilmesi ilgi çekicidir ve bu duyguların verilişi usta yazarın kitabının hakettiği üne layık olduğunu da insanların kendilerine duydukları güven güvensizlik enfes bir üslupla anlatılıyor. Yazar, Fransız İhtilali'nde, ortalığı kan gölüne çeviren cumhuriyet kurallarının dayattığı ve artık o dönemin bir rutini olan giyotinle kafa kesmelerde öldürülen binlerce insanın acısını İngiliz halkına anlatmayı amaçlamıştır. Romanda ihtilal öncesinde acı çeken, sömürülen Fransız halkının bu travmanın etkisiyle, kendilerine yıllarca kötülük eden aristokrat ve asillere sıfır hoşgörü ve uydurma yasalarla idam cezaları vermeleri ile aslında ilkel kalmış bir toplum olduklarını anlatılmak istemiştir.Arka KapakYazar Charles DickensYayınevi Gonca YayınlarıISBN 9786054564309Boyut Sayısı 298 Basım Yılı Kasım 2011Cilt Durumu CiltsizKağıt Türü 2. HamurDil Türkçe İki Şehrin Hikayesi Londra Paris Kültür Sanat Haberler
ankara - istanbul çatışması, ikilemi, rekabeti, karşılaştırması ve ilişkileri üzerine seyfi öngider tarafından derlenen ve aykırı yayıncılık tarafından yayınlanmış kitap.. istanbul * un ankara *ya aşık olması sonucu ortaya çıkan hikaye. " ... bugün ankara denince devlet/politik toplum/bürokrasi/asker/taşra/siyaset gibi şeyler akla geliyor. istanbul denince ise burjuvazi/sanayi/işçi sınıfı/sivil toplum/ekonomi/metropol/kültür-sanat gibi şeyler akla geliyor. bunların doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, eger ilk akla gelenler bunlar ise, bu iki kent arasındaki farklılıklar ve çatışma belki de bugünkü toplumsal gerçekliğimizi kavramak açısından üzerine gidilmesi gereken bir durumdur."diyor seyfi öngider bu kitabın önsözünde. iki şehrin hikayesi / ankara-istanbul çatışması adı ile aykırı yayıncılıktan çıkmıştır. orhan koloğlu, tevfik çavdar, seyfi öngider, metin çulhaoğlu, ahmet çakmak, mehmet ali kılıçbay, mehmet altan, yusuf eradam, veysi sarısözenin bakış açılarından ve kalemlerinden ankara ile istanbul arasındaki siyasal, tarihsel, ekonomik ve kültürel farklılıları sunan kitap. okuyacaklara kum saati yayınlarınından çıkan baskısını tavsiye etmediğim kitap. soğursunuz kitaptan, fellik fellik imdbde filmi var mı diye ararsınız o derece. charles dickens'ın güzel bir romanıdır. 200 milyondan fazla satmış ve dünya klasikleri arasında arasında kendisine yer bilgi için bkz lisede okuduğum kitap ama aklımda çok az şey kaldı nedense, kötü bir durum, fena şekilde unutmuşum olayları, yerleri, mekanları, kişileri; bu gece de çok acaip bir şekilde rüyama girdi, okudum bitirdim ve kim milyoner olmak ister yarışmasında bana soruluyordu. * “şimdiye kadar yaptığım her işten çok daha iyi bir iş kadar böyle bir huzura kavuşmamıştım.” fransız ihtilali sırasında yaşanan bir platonik aşk hikayesinin anlatıldığı spoiler -finalde yalnız ama zeki avukatın sırf sevdiği kadın mutlu olsun diye yaptığı kahramanlık ön plana çıkıyor. bu karakter aslında sevilmeyen, yalnız ama son derece zeki. bu özelliklere sahip bir insanı şahsen sevmemem mümkün değil. ayrıca baş roldeki adamı kimlerin dava ettiği sorusunun cevabı, okuyucuları ters köşeye spoiler - kim milyoner olmak ister adlı yarışma programında soru olarak gelen romandır. hangi iki şehirde geçtiği sorulmuştu. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
Anasayfa / Edebiyat Kitapları / Roman İki Şehrin Hikayesi Hakkında Bilgiler Türü Roman Sayfa Sayısı 192 ISBN 9786059583350 Kapak Ciltsiz Ürün Özellikleri Ödeme Seçenekleri İki Şehrin Hikayesi Kısa Özet Charles Dickens`in bu ünlü romanı en çok okunan kitaplar arasında hep ilk sıralarda yer Fransız Devrimi`ni konu alan bu roman tarihi ve dönem romanı olma de özelliği bu romanında Fransız ihtilali öncesi ve sonrasında burjuva ve aristokrasi arasındaki kanlı çatışmaları ve olayların görünmeyen diğer bir yüzünü etkileyici bir dil ve gerçekçi bir kurgu ile Charles Dickens tarafından 1859 yılında gazetelerde tefrika edilmek ve haftalık olarak bir bölümünü yayımlamak üzere yazılmıştır. Önceleri gazetelerde tefrika edilen bu roman daha sonra basılmış ve haklı bir üne kavuşmuştur.
O günler en iyisiydi, ya da en kötüsüydü, akıl çağıydı ve aptallık çağıydı, inançlar zamanıydı ve inançsızlıklar zamanıydı, ışık mevsimiydi ve karanlık mevsimiydi, umut baharıydı ve umutsuzluk kışıydı; yaşayabilmek için her şey vardı önümüzde ve yaşayabilmek için önümüzde hiçbir şey yoktu; hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk, hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. Kısacası o günler, tıpkı şimdiki gibi o kadar uzaktaydı ki, kimileri iyi ve kötü şeylerin üstünlük derecelerini karşılaştırdığında, o günlerin gelmiş geçmiş en iyi günler olduğunda ısrar ediyorlardı. ingiltere tahtında bir kral oturuyordu, büyük ağızlı ve çirkin suratlı. Fransa tahtında bir kral vardı geniş ağızlı ve bir de kraliçe, güzel yüzlü. Bu iki ülkede de kristalden bile daha parlak olan; devletin özel çıkarları uğruna korunan balık ve ekmeklerine bakan soylular, var olan her şeyin değişmeden var olmaya devam edeceğini düşünüyorlardı. Bizim kralımızın yıllarıydı, bin yedi yüz-bin yedi yüz yetmiş beş. Günümüzde olduğu gibi bu güzel yıllarda da ruhsal keşifler İngiltere’ye bırakılmıştı. Bayan Southcott bu yakınlarda yirmi beş kez kutsanmış doğum gününe katılmıştı. Hayat koruyucularına özel kâhinlik yeteneğine sahip bir er Londra ve West-minster’ın yutulması için hazırlıklar yapıldığını önceden bildirerek, bu kutsal varlığın gelişini haber vermişti. Cocklane’deki hayalet ortadan kaybolah yalnızca on bir – on iki yıl olmuştu. Diğer hayaletler gibi haberleri peş peşe verdikten sonra ortadan kaybolmuştu. Amerika’da bir İngiliz kongresi tarafından kurulan meclis dünyanın sorunlarıyla ilgili haberleri İngiliz Tacına ve insanlara iletiyordu. Ancak ilginç olan, Cocklane’deki hayaletin çoluk çocuğu yardımıyla ortaya atılan haberlerden daha önemli bir durumda olduğu daha sonraları anlaşılacaktı. Ruhsal olaylarla karşılaştığı zaman, armalı siper ve üç çatallı zıpkın bakımından kardeş sayıldığı ülkeden daha az tolerans gösteren Fransa, hızla tepeden aşağı yuvarlanıyor, kâğıt para basıyor ve harcıyordu. Hıristiyan papazların yol göstericiliğinde kendini eğlendiriyordu, kırk elli metre ileride, kendi görüş alanı içinde ilerleyen rahiplerden oluşmuş kirli bir kalabalığa hürmet etmek için yağmurda diz çökmeyi reddeden bir gencin ellerini kesmek, dilini kerpetenle koparmak ya da onu canlı canlı yakmak gibi işlerin peşindeydiler. Fransa ve Norveç’in ormanlarından kök salmış ağaçların bazıları da Oduncu Kader tarafından bu zavallının ölmesinden sonra işaretlenmiştir. Bu ağaçlar daha sonra kesilecek ve tahta haline getirilecekti ve meydana gelen o torbalı, bıçaklı taşınabilir çerçeveler tarihte berbat bir yere sahip olacaklardı. Büyük ihtimalle aynı gün içerisinde, Paris dolaylarında sert topraklan adam etmeye çalışanların şekli bozuk ahırlarına, yağmurdan korunmaları için bazı çirkin mi çirkin arabalar çekilmişti. Domuzların üzerinde gezindiği, tavukların içinde yaşadığı bu arabaları çiftçi, Ölüm ve İhtilal uğruna bir kenara saklamıştı. Bu arabalar kurbanları giyotine götürecekti. Sakin bir şekilde çalışan Oduncu ve Çiftçi tüm işlerini sorunsuz hallederken ayak seslerini bile duymak imkansız gibiydi, zaten uyumadıklarından şüphe etmek dahi vatana ihanet sayılırdı. Ancak İngilizlerin bu tavırlarının dayanağı olan bir ortam yoktu. Geceleri, başkentte silahlı adamlar korkmadan hırsızlık yapıyorlar ve istedikleri yerleri soyuyorlardı. İnsanlara eşyalarını, mallarım güvence altına almadan şehri terk etmemeleri uyarısı yapılıyordu. Geceleri insanların yollarım kesen bir haydut, gündüzleri şehirde rahatça ticaret yapıyordu. Bu adam, eğer kendini tanıyan başka bir tüccar hırsıza yakalandığı zaman onu öldürmekte bir sakınca duymuyordu. Bir gün yedi haydut bir posta arabasının önünü kesmiş, arabadaki muhafız bunlardan üçünü öldürmüştü. Ancak muhafız “cephanesinin bitmesi sonucu” diğer dört haydut tarafından öldürülmüş ve posta arabası soyulmuştu. Londra Valisi, o muhteşem kişilik, Turnham Green’de durdurulmuş ve soyunmak zorunda bırakılmıştı. Haydut, bu muhteşem insanı herkesin önünde soymuştu. Londra’da mahkumlar hapishanelerde gardiyanlarla adeta savaşıyorlardı, büyük kanun tüm gücüyle ve ihtişamıyla içleri dolu tüfeklerini onların üstüne boşaltıyordu. Hırsızlar, Saraydaki soyluların boyunlanndaki haçları koparıp çalıyordu, halk St. Giles’e kaçak mal aramaya gelen silahşorlarla çatışıyordu, silahşorlarda karşılık veriyordu ve bu durum kimse tarafından garip veya olağandışı bulunmuyordu. Gerçekte işe yaramaz aşağılık bir yaratık olan cellat sürekli çalışma halindeydi ve hala çağrılıyordu. Cellat bazen çeşitli işlerle suçlanan insanların ipini çekiyor, bazen bir Cumartesi günü Sah günü kıstırılan bir hırsızın işini görüyor, bazen düzinelerce New Gate insanının etlerini yakıyor, bazen de Westminster Hall’ün kapısındaki küçük kitapçıkları ateşe veriyordu. Bugün bir katilin, yarınsa çiftçinin oğlundan altı pençe çalmış olan çaresiz bir zavallının canını alıyordu. Bütün bu olanlar o sevgili bin yedi yüz yetmiş beş yılında sürüp gidiyordu. Oduncu ve Çiftçi kendi hallerinde çalışırken, geniş ağızlı iki adam, biri çirkin biri güzel iki kadın ortalıkta merak uyandıracak bir şekilde dolaşıyorlar, tüm haklarını üstüne basa basa sonuna dek kullanıyorlardı. Ve sevgili bin yedi yüz yetmiş beş yılı kral ve sürülerce küçük insanı kendilerine vaat edilmiş yollarda sürüklüyordu ve arkada kalanların kimisi de bu hikâyelerin içinde yer alıyordu. Kasım ayının sonlarıydı, bir Cuma gecesi oldukça geç saatlerde Dover Postası zorlukla Shooter Yokuşunu çıkıyordu. Vadide sis vardı ve ağır ağır yukarılara doğru yükseliyordu. Denize benzeyen ıslak yapışkan bu sis koca koca dalgalar gibi yayılıyordu. Sisin yoğunluğundan, arabanın lambaları ancak bir iki adım uzağı aydınlatabiliyordu. Üç yolcu arabanın yanında çamura bata bata tepeye çıkıyordu. Bu havada yürümek hoşlarına gitmiyordu ama buna mecburdular. Yokuş dikti, yerler kayıyordu, atlar büe arabayı zorla çekiyorlardı, üç defa durmuşlardı hatta bir kez artık güçleri kalmadığı için geri dönmek istermiş gibi arabayı yolun kenarına doğru çektiler, ama muhafızlar dizginlerini ve kırbaçlarını kullanarak onları tekrar yola sokmuşlardı. Artık kuyruklarını sallayarak, bu çamur denizinde yürümeye çalışıyorlardı. Atlar çok yorgundular, sanki eklem yerleri birbirinden kopacak, oraya buraya dağılıverecek gibiydiler, duraksıyorlardı, birbirlerine çarpıyorlardı. Posta arabasının yarımda yürüyen üç yolcu vardı, her taraflarını kapalıydı, atkılarını kulaklarına kadar sardıkları için yüzleri görünmüyordu. Hepsi kalın çizmeler giymişti, birbirleriyle hiç konuşmadan öylece yürüyorlardı, zaten yolcuların birbiriyle arkadaş olması imkansızdı, çünkü bu yolculardan biri hırsız olabilirdi, ki rastlanmayan bir şey değildi. Arabanın arkasmda soğuktan donarak oturan muhafız ayaklarını sallıyor, bir yandan da geceyi dinliyordu. Eli silah sandığının üstündeydi, sanki cesaret almak ister gibiydi. Sandıkta altı tane tabanca, bir tane tüfek ile bir pala vardı. Dover Postasında yine her zamanki hava vardı. Muhafız yolculardan şüpheleniyordu, yolcular da hem birbirlerinden, hem de muhafızdan çekmiyorlardı. Birbirlerine güvenleri yoktu; ama arabacının emin olduğu tek bir şey vardı, o da atların yürümeye hallerinin olmadığıydı. Kendi kendine “Lanet olası hayvanlar bu yolculuk sonuna ölmezlerse iyidir. Deeh, haydi göreyim sizi, tepeye çıktık artık, bir iki adım daha atın,” diyordu. Sonra muhafıza seslendi “Joe!” “Efendim?” “Saat kaç?” “On biri on geçiyor.” Arabacı atlan kamçıladı ve “Kahretsin, daha tepeye bile çıkamadık,” dedi. Atlar kamçının etkisiyle son güçlerini toplayıp harekete geçtiler. Posta arabasının yanında bekleyen yolcular arabanın hareketi ile beraber tekrar yürümeye başladılar. Hiç birisi arabanın yanından ve diğerlerinden ayrılmıyordu. Zaten farklı bir şey teklif edeni oracıkta hırsız diye öldürebilirlerdi. Atların bu son çabasıyla araba tepeye ulaştı. Atlar dinlenmek için biraz durdular, muhafız tekerleklerin önüne takoz koymak için yerinden ayrıldı ve yolcuların binsin diye arabanın kapısını açtı. Arabacı “Joe!” Diye bağırdı sesinde endişe vardı. “Ne oldu Tom?” “Nal sesleri geliyor!” İkisi de bir süre konuşmadan dinlediler. Muhafız “Dört nala bir atlı geliyor!” Diyerek hızla yerinden kalktı. “Baylar, lütfen arabaya girin,” Diyerek yolcuları çağırdı. Sonra tüfeği elinde beklemeye başladı, bu arada yolculardan biri ayağı basamakta öylece duruyordu, çünkü muhafızın sözleri onu dondurmuştu. Diğer iki yolcu ise yol kenarında bekliyordu. Herkes korkuyordu, bir arabacıya bir muhafıza bakıyorlar, etraf dinliyorlardı. Arabaa ve muhafız arabanın tırmandığı yokuşa bakıyorlardı, atlar da kulaklarını hareket ettiriyor, arkalarına bakmaya çalışıyorlardı. Bin bir zorlukla ve büyük bir gürültüyle ilerleyen arabanın çıkardığı seslerin kesilmesi, gecenin derin sessizliğini iyice arttırmıştı. Tepedeki kalabalıktan tek bir ses çıkmıyordu.
İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens’ın Fransız ihtilali yıllarında kaleme aldığı, ilk satırlarından itibaren merak ve korku dolu sahnelerle okuyucuyu kitaba bağlayan en önemli eserlerinden biri. Dickens, bu eserinde Londra ve Paris’in yaşadığı açlık, sefalet, hüzün ve kederi tüm açıklığı ve acımasızlığı ile ortaya koyuyor. Eser, mutlaka okunması gereken bir Dickens romanı. *** Birinci Bölüm YENİDEN DİRİLEN Çağ Zamanların en iyisiydi.. En kötüsü de. Akıl çağıydı, budalalık çağı da. İnanç çağıydı aynı zamanda, ama inkâr çağıydı da. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı… Her şeyimiz vardı, ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ama hepimiz cehenneme de gidiyorduk. Kısaca o çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyorlardı. İngiltere tahtında koca çeneli bir kralla çirkin simalı bir kraliçe oturuyordu. Fransa tahtında ise yine koca çeneli bir kralla, güzel yüzlü bir kraliçe oturuyordu. Her iki ülkede de gününü zevk ve sefa içinde geçiren, bir elleri yağda bir elleri balda devlet adamlarına göre, her şeyin ilelebet böyle gideceği gün gibi aşikârdı. 1775 yılıydı. O ayrıcalıklı zamanda da manevi esintiler İngiltere’de şimdiki gibi kabul görmekteydi. Bayan Southcott da geçenlerde yirmi beşinci yaş gününü kutlamıştı. Muhafız birliklerinden özel bir kehanet yeteneği olan bir asker Londra ve Westminster’in yutulması için hazırlıklar yapıldığını bildirerek üstün varlığın ortaya çıkacağını müjdelemişti. Cock Sokağı hayaleti de mesajlarını verdikten sonra ortadan kaldırılalı tam on iki yıl olmuştu. Bu da diğer özgünlükten yoksun hayaletler gibi, mesajlarını kulaklara fısıldayıp ortadan kaybolmuştu. Amerika’daki İngiliz tebaasına ait bir kongreden basit dünyevi meseleler ulaşıyordu İngiltere tahtı ve halkına. Tuhaf olanı bunların insanlık için Cock Sokağında kuluçkaya yatmış tavukların getirdiği mesajlardan çok daha önemli olduğunun anlaşılmasıydı. Tanrı katında üç mızraklı ve kalkanlı kardeşinden daha az imtiyazlı olan Fransa hiçbir engele takılmadan tepetaklak yuvarlanıyordu aşağıya. Durmadan para basıyor, harcıyordu. Hıristiyan papazlarının kılavuzluğunda kırk elli metre ileriden, görebileceği bir yerden rahip kafilesine yağmur altında diz çöküp selam vermediği için bir gencin ellerini kesmek, kerpetenlerle dilini koparmak ve hatta onu canlı canlı yakmak gibi sevecen kahramanlıklarla kendini eğlendiriyordu. Herhalde, o zavallı ölüme giderken, kökleri Fransa ve Norveç’te olan ve Oduncu Kader tarafından işaretlenen ağaçlar büyüyecek, vakti gelince de kesilip içinde hareketli bir bıçak ve bir torba bulunan ve tarihte korkunç bir yer edinecek çerçeveli bir tahtaya dönüştürülecekti. Paris’e yakın bereketli arazilerin çiftçilerinin kaba evlerine yağmurlu havalardan korunmak için domuzların kokladığı, kümes hayvanlarının tünediği birtakım kaba saba arabalar konulmuştu. Çiftçi Ölüm muhtemelen bu arabaları ihtilal için ayırmıştı. Fakat Oduncu Kader ve Çiftçi Ölüm hiç ara vermeden, boyuna çalışmalarına rağmen, işlerini öyle büyük bir sessizlik içinde yapıyorlardı ki, onlar etrafta kol gezdikleri halde kimseler onların ayak seslerini duymuyordu. Zaten onların uyanık olduğundan şüphe etmek bile dinsizlik ve hainlik sayılırdı. İngiltere’de milli övünmeleri haklı çıkaracak ne düzen ne de güvenlik vardı. Her gece başkentte bile silahlı adamlar tarafından korkusuzca ev soygunları ve yol eşkıyalığı yapılıyor; ailelere resmen, koltuk, kanepe gibi eşyalarını koltukçuların depolarına emanet etmeden şehirden ayrılmamaları tembih ediliyordu. Geceleri eşkıyalık yapanlar gündüz şehrin tüccarı olup çıkıyorlar, gece yolunu kestikleri tüccarla karşılaşıp adam tarafından tanınınca kendilerini Kaptan haydut’ olarak tanıtıp kafasına kibarca bir kurşun sıkarak yere sermekte ve hiçbir şey olmamış gibi oradan uzaklaşmakta hiçbir sakınca görmüyorlardı. Posta arabasının da yedi soyguncu tarafından yolu kesilmiş, muhafız üçünü vurarak öldürmüş, sonra da cephanesinin tükenmesi sonucu, kalan dört soyguncu tarafından öldürülmüştü. Böylece posta arabası rahatça soyulduktan sonra haşmetli Londra Valisi Turnham Green’de bir soyguncu tarafından durdurulmuş, bütün maiyetinin gözü önünde varı yoğu ne varsa soyulmuştu. Londra hapishanelerinde mahkumlar gardiyanlarıyla savaşıyor ve yüce adalet onlara içleri mermi dolu tüfeklerle ateş açıyordu. Hırsızlar saray salonlarında asillerin boyunlarındaki elmas haçları kesip alıyorlar, silahşörler St. Giles’e girip kaçak eşyaları kontrol etmekteyken kalabalıktan üstlerine ateş açılıyor, onlar da kalabalığa ateş açıyorlardı. Kimse de ne oluyor diye şaşırmıyor, olanları anormal karşılamıyordu. Bütün bunları yadırgayan kimse de yoktu. Ve her şeyin orta yerinde de cellat bulunuyordu; her zaman meşgul ve her zaman da bir öncekinden daha faydasızdı. Hatta faydasızlıktan da kötü. Üstelik sürekli aranan kişi olarak devamlı görevinin başında canla başla çalışıyordu. Kâh türlü türlü suçluyu ipe çekiyor, kâh salı günü yakalanan bir ev hırsızını cumartesi günü asıyor, kâh Newgate’te düzinelerce el yakıyor, kâh da Westminster Sarayı’nın kapısında yüzlerce broşür yakıyordu. Bugün gaddar bir katilin, yarın ise bir çiftçinin oğlundan altı pens çalan perişan bir hırsızın canını alıyordu. Bütün bunlar ve binlerce benzeri sevgili 1775 yılında gelip geçtiler. Bu olaylar etrafında Oduncu ve Çiftçi hiçbir şeye aldırış etmeden çalışıyor, iki koca çeneli ve biri güzel biri çirkin yüzlü iki kişi sokaklarda heyecan ve coşkuyla yürüyor, kendilerinde gördükleri ilahi haklarını keyfi bir zorbalıkla halk üzerinde canları istedikçe kullanıyordu. Böylelikle 1775 yılı haşmetlileri milyonlarca küçük yaratığı da önlerine katıp sürüklüyordu. İşte hikâyemizdekiler de bu haşmetliler ve milyonlarca küçük yaratıktan başkası değil. Posta Arabası Kasım ayının sonlarına doğru bir cuma bu hikâyeye konu olacak kişilerin ilkinin önünde uzanan yol Dover yoluydu. Adama göreyse bu yol, sallana sallana Shooter Tepesi’ni tırmanan Dover postasının ötesinde uzanan bir yoldu. Zaman zaman diğer yolcular gibi tepeyi çıkmakta zorlanan postadan inip çamurlara bata çıka arabanın yanında yürüyordu. Bu, yürüyüş yapmaktan lezzet aldıkları için değil, dik bir yokuşa geldikleri için atların çıkmakta zorlanmasındandı. Yol çamur içinde ve postanın yükü de fevkalâde ağırdı. Bütün bunlara koşumların da ağırlığı eklenince atlar yürümekte bile öyle zorlanmışlardı ki, neredeyse üç defa durma noktasına gelmişlerdi. Kimi zaman arabayı sağa sola çekiyorlar, kimi zaman acı acı kişniyor, bazen de sanki Blackheat’e geri dönmek için asi çocuklar gibi isyankâr tavırlar takınıyorlardı. İsyan eden bu atları arabacı ve muhafız dizgin ve kamçılarla dize getirmeyi başarmış, takım da teslim olmuş ve vazifesinin başına dönmüştü. Bu zalimce vurulan kamçı darbeleri hangi yabani hayvanı dize getirmezdi ki! Takatsizlikten öne düşen başları ve titreyen kuyruklarıyla koyu çamura bata çıka, ara sıra tökezleye sendeleye sanki eklem yerleri parça parça olacakmış gibi ilerliyorlardı. Arabacı onları dinlendirmek için durdurdukça başı çeken at şiddetle başını ve başındaki takımları sallıyor, “Biz bu işte yokuz!” der gibi itiraz ediyor, tepeyi çıkamayacaklarını vurguluyordu. Baştaki at ne zaman bu zangırtıları yapsa, zaten endişeli olan yolcu sıçrıyor, kafası karışıyor, düşünceleri dağılıyordu. Bütün çukurlara yoğun bir sis hakimdi. Sis bütün yalnızlığı içinde kötü bir ruh gibi aylak aylak dolaşmış, dinlenecek bir yer aramış ama hiçbir yer bulamamıştı. Yoğun ve kesif sise ıslaklık ve soğuk da eklenince hava da birbirini kovalayan sağlıksız bir deniz dalgasına dönüşmüştü. Sis o kadar yoğundu ki, arabanın lambalarının ışığı sadece kendilerini ve birkaç adım ötesini aydınlatabiliyordu. Ağır ağır güçlükle ilerleyen atların burunlarından çıkan buğuya bakılırsa, bütün sisin atlardan çıktığı zannedilebilirdi. Arabanın yanında yavaş yavaş ve büyük bir zahmetle tepeyi tırmanmaya çalışan iki kişi daha vardı. Üç adam da kulaklarına kadar sarınmış sarmalanmışlar, ayaklarına da balıkçı çizmeleri giymişlerdi. Hiçbiri diğer ikisinin neye benzediğini söyleyemezdi. Öyle sarınmış, örtünmüşlerdi ki, içlerinden biri diğer iki yol arkadaşının yalnız beden gözlerinden değil, akıl gözlerinden de gizlenmişti neredeyse. O günlerde yolcular karşılarındaki bir soygun çetesi üyesi olabilir korkusuyla değil konuşmak, birbirlerine gizli, kısa bir bakış bile atamıyorlardı. Arabanın her mola verdiği duraktan ve birahaneden de her an bir soyguncu çıkabilirdi. Bu yüzden Dover postasının muhafızı 1775 yılının Aralık ayının o cuma gecesi Shooter Tepesi’ne bin bir gayretle tırmanmaya çalışırken bu tehlikeleri düşünerek, arabanın arkasındaki hususi yerine gizlenmiş, soğuktan üşüyen ayaklarını ısıtmak için birbirine vuruyor, önünde içinde altı-yedi tane tabanca, dolu bir tüfek ve bir kılıç olan sandıktan gözlerini ve ellerini ayırmıyordu. Dover postası, muhafızın yolculardan, yolcuların birbirinden ve muhafızdan, herkesin birbirinden şüphe duyduğu, arabacınında atların bu yolu çıkamayacaklarından başka hiçbir şeyden emin olmadığı her zamanki hoş’ havasındaydı. Beygirlerin hallerine bakılırsa onlara güvenmek maceraya sürüklenmekten başka bir şey değildi. “Ho, ho!” diyordu arabacı. “Bir gayretle çektiniz mi tepedeyiz. Baş belası hayvanlar! Zaten sizi oraya çıkarmak için yeterince eziyet çektim.” Sonra muhafıza seslendi “Joe!” “Ne var?” diye cevapladı muhafız. “Saat kaç?” “On biri on geçiyor.” “Aman Allah’ım!” diye haykırdı kızgın arabacı. “Daha Shooter Tepesi’ne bile gelemedik. Haydi deeh, haydi!” Arabacının vurduğu kırbaç onlarda ani bir etki yapmış olacak ki, ileri doğru atılan atları diğerleri takip etti. Dover Postası bir kez daha yanındaki çizmeli yolcularla çamurlara bata çıka yolda mücadele veriyordu. Araba durunca onlar da durdu ve arabaya eşlik etmeyi sürdürdüler. Eğer içlerinden biri bir diğerine arabanın biraz önünde sis ve karanlık içinde yürümeyi teklif etme cesaretine sahip olsaydı, eşkıya diye vurulması işten bile değildi. Atların son çabası arabayı tepenin zirvesine ulaştırdı. Atlar biraz soluklanmak için tekrar durdular ve muhafız, tekerleklerin altına takoz koydu. Ardından yolcuların arabaya binmeleri için kapıyı açtı. Kabinde oturmakta olan arabacı da aşağıya bakarak uyarıcı bir ses tonuyla “Şşşt, Joe!” diye haykırdı. “Ne var Tom?” İkisi de geceyi dinliyordu. “Buraya doğru yavaş yavaş bir atlı geliyor Joe!” “Bence dörtnala bir atlı geliyor Tom!” diyerek çevik bir hareketle yerine çıktı ve yolculara seslendi “Beyler, lütfen hepiniz içeri girin!” Bu telaşlı yakarış yolcularda bir heyecan yarattı ve muhafız da silahını hazırlayarak vaziyet aldı. Yolculardan biri bu olaydan anlaşılan o kadar etkilenmişti ki, ayağının biri basamakta kaldı. Diğer iki yolcu da ona yakın bir durumda arkasında onu takip etmek üzereydiler. Fakat basamakta olan yolcu donakalmıştı adeta; vücudunun yarısı içeride, yarısı dışarıda öylece bekliyordu. Diğerleri de aşağıda bekliyor, bir arabacıya bir muhafıza, bir muhafıza bir arabacıya bakıyorlar ve etrafı dinliyorlardı. Arabacı arkasına baktı, muhafız da. Arabacı kulak kesilmişti. Güçlükle, ağır ağır, müthiş sarsıntılarla ilerleyen arabanın durmasıyla oluşan sessizlik gecenin sessizliğine eklenmiş ve ortalığı büsbütün bir sükut kaplamıştı. Atların soluması sanki arabanın o seslerden etkilenip hareketlenmesine neden oluyordu. Yolcuların kalp atışları duyulacak kadar hızlanmış, fakat bu sessiz duraklamadaki bekleyişte nefesler tutulmuş, gelecek olan atlı bekleniyordu. Dörtnala yaklaşan bir atlının sesi tepeye kadar geldi. “Ho, ho!” diyerek olanca gücüyle kükredi muhafız. “Olduğun yerde dur, yoksa ateş ederim!” Muhafız, atlının daha fazla yaklaşmasına mani olmuştu. Atlı adam geri çekildi. Çamura bata çıka ve bol miktarda çamur sıçratarak sislerin içinden bir adamın sesi yükseldi “Dover Postası mı?” “Bundan sana ne?” diyerek sert bir şekilde cevap verdi muhafız. “Sen kimsin?” “Dover Postası mı?” “Niçin soruyorsun?” “Eğer Dover Postası’ysa yolculardan biriyle konuşmak istiyorum.” “Hangi yolcuyla?” “Bay Jarvis Lorry.” Ayağı arabanın basamağında kalan yolcu onun kendi ismi olduğunu söyledi. Muhafız, arabacı ve diğer iki yolcu kuşkulu gözlerle ona baktılar. Daha sonra muhafız sisler içindeki sese bağırarak “Yerinden sakın kımıldama!” dedi. “Eğer yanlış bir hareket yaparsan bu senin hayatına mal olabilir. Buyurun Bay Lorry, konuşun!” “Sorun nedir?” dedi yolcu ve ardından titrek bir sesle nazikçe devam etti. “Kim arıyor beni? Jerry sen misin?” “Jerry her kimse sesi hiç de hoşuma gitmedi!” diye homurdandı muhafız kendi kendine. “Çok boğuk geliyor.” “Evet Bay Lorry.” “Ne var Jerry, ne oldu?” “Ardınızdan T ve Co’dan size bir mesaj gönderdiler.” “Bu haberciyi tanıyorum muhafız!” dedi Bay Lorry yola atlayarak. Bu arada aceleyle arabaya atlayıp kapı ve pencereyi kapatan diğer iki yolcu da arkasından onu iterek nazik olmak şöyle dursun, adeta onun hızla aşağı inmesine yardımcı olmuşlardı. Bay Lorry “Yanımıza gelebilir. Her şey yolunda.” dedi. “Umarım öyledir!” dedi muhafız kendi kendine ve haberciye seslendi. “Hey haberci!” “Merhaba!” dedi haberci öncekinden daha boğuk bir sesle. “Bir adım daha yaklaş. Eyerinde silah varsa elinin oraya gittiğini görmeyeyim. Küçük bir hata sana pahalıya mal olur. Şimdi şu yüzünü bir görelim bakalım.” Üzerlerine çöken sisin içinden bir at ve binicisi çıktı ve yolcuların da durduğu arabanın yanına geldi. Atlı eğildi, bakışlarını muhafıza çevirdi ve katlanmış bir kâğıdı yolcuya verdi. Yabancının atı rüzgâr olup esmişti sanki. Atın toynağından adamın şapkasına kadar her yerleri çamura bulanmıştı. Lorry kendinden emin bir edayla “Muhafız!” diye seslendi. Gözleri atlıda, eli silahının tetiğinde bekleyen uyanık muhafız sert bir tavırla cevap verdi “Buyurun!” “Endişe edecek bir şey yok. Ben Tellson Bankası’ndanım. Londra’daki Tellson Bankası’nı biliyorsunuz herhalde! Bir iş için Paris’e gidiyorum. Mektubu okuyabilir miyim?” “O halde mümkün olduğu kadar acele edin efendim.” Yolcu arabanın kendi tarafındaki lambasının ışığında mektubu açtı ve önce içinden, sonra da sesli bir şekilde okudu “Dover’da Matmazel’i bekleyiniz.’ Görüyorsunuz pek de uzun değil muhafız.” dedi ve ardından haberciye dönerek ekledi. “Jerry cevabım Yeniden Dirilen’dir.” “Pek garip bir cevap bu!” dedi Jerry en boğuk sesiyle. “Mesajımı götür, pusulalarını aldığımı anlayacaklar. Yolun açık olsun İyi geceler!” Bu sözlerle arabanın kapısını açtı ve içine girdi. Diğer iki yol arkadaşı çabucak bakışlarını kaçırıp cüzdanlarını çizmelerinin içine iyice saklayarak ve uyuma numarası yaparak ona yardım etmekten kendilerini kurtarmışlardı. Posta tekrar hareket etti. Ağır sisin içinde hantal hantal yokuş aşağı inmeye başladı. Muhafız, içindekileri iyice kontrol ettikten sonra silahını hemen silah sandığına koydu. Kemerine taktığı yedek tabancasını eliyle yokladı. Nihai olarak koltuğun altındaki içinde bir alet çantası, bir çift el feneri ve bir kibrit kutusunun olduğu biraz daha küçük boyutlu bir sandığı da gözden geçirmeyi ihmal etmedi. Bütün bu teçhizat çoğunlukla olduğu gibi araba lambalarının sigortasının atması ya da bir fırtına anında arabanın içine girip kapıları kapatarak emniyet ve huzur içinde bir beş dakika geçirebilmesi içindi. “Tom!” dedi arabanın tepesinden usulca. “Ne var Joe?” “Mesajı duydun değil mi?” “Duydum tabii Joe!” “Ne çıkardın mesajdan?” “İnan hiçbir şey çıkaramadım.” “Ne tesadüf!” dedi muhafız, gözlerinde derin bir düşüncenin yansıması vardı. “Ben de öyle!” Sis ve karanlığın ortasında yalnız kalmış olan Jerry hem yorgunluktan tükenmiş olan atını rahatlatmak, hem de yüzüne gözüne bulaşan çamuru silmek, belki de yarım galon kadar su alabilen şapkasını silkelemek için atından inmişti. Posta arabasının tekerleklerinden çıkan ses duyulmaz oluncaya kadar atın yuları elinde bekledi ve gecenin sessizliği büsbütün üzerine çökünce tepeden aşağıya yürümeye başladı. Boğuk sesli haberci kısrağına bakarak “İhtiyar hanımefendi!” dedi. “Düzlük bir yerde sırtına binene kadar sana güvenmeyeceğim.” Ardından yolcunun verdiği cevabı düşünmeye başladı “Yeniden Dirilen!’ Çok garip bir mesaj! Eğer yeniden diriliş moda halini alsaydı bu senin için hiç de iyi olmazdı Jerry.” Gece Hayaletleri Şu bir gerçek ki her insan diğerleri için derin bir sır ve gizemdir. Gece vakti büyük bir şehre girdiğimizde, birbirinin üzerine kümelenmiş evlerdeki her bir insan kendi sırrıyla kapatır evinin kapısını. Ve her bir odadaki insan sırlarını da hapseder odasına. Oradaki yüzlerce, binlerce göğüsteki her atan yürek en yakınındaki kalp için bile bir sırdır. Korkunç şeyler, belki ölüm bile, tek başına böyledir. Arkadaşım öldü, komşum öldü, ruhumun sevgilisi öldü; bu, amansız bir birlikteliktir ve hayatımın sonuna kadar içimde yaşatacağım sırrın sürüp gitmesidir. Haberci arada bir, bir şeyler içmek için yolunun üzerindeki barlara uğrayarak yoluna devam ediyordu. Fakat kafasında bir düşünce olduğunu belli ediyor, şapkasını da gözlerinin üzerine düşürüyordu. Bu süslemeyle çok iyi tamamlanan, renginde hiçbir derinliği olmayan siyah gözleri vardı adamın. Gözleri birbirine çok yakındı. Sanki çok ayrık olsalar tek başlarına bir şeyler sezdireceklerinden korkuyorlarmış gibiydiler. Bu gözlerin üç köşeli hokkayı andıran eski şapkasının ve neredeyse dizlerine kadar inmiş atkısının altında garip ve meşum bir ifadesi vardı. Yalnız bir şeyler içmek için mola verdiği zamanlar atkısını sol eliyle aralıyor, sağ eliyle de içkisini yudumluyor, bunu yapar yapmaz da atkıyı tekrar başına sarıyordu. Atını sürerken hep aynı şey kafasını meşgul ediyor, “Hayır, hayır!” diyordu. “Bu senin işin değil. Jerry, Jerry, sen, dürüst tüccar! Bu senin ticari çizgine hiç de uygun değil. Yeniden! Bahse girerim Jarvis Lorry körkütük sarhoştu.” Jarvis’in mesajı zihnini o derece bulandırmıştı ki, birçok kere kafasını kaşımak için şapkasını çıkarmak istedi. Kısmen kel olan başının tepesini saymazsak sivri uçlarıyla kafasını kaplayan gür siyah saçları neredeyse geniş ve küt burnuna kadar iniyordu. Bu bir demirci işine benziyordu. Üzerinde birkaç tel saç olan bir kafadan daha çok, üzeri sivri uçlu demirlerle donanmış bir duvara benziyordu, ki birdirbir oyununun en iyi oyuncuları bile dünyada üzerinden atlanması en tehlikeli kişi olarak onu oyuna dahil etmeyi reddederlerdi. Mesajı, daha yetkili kişilere ulaştıracak olan gece bekçisine vermek üzere Tellson Bankası’na doğru ilerlerken gecenin içinde aldığı mesajı çağrıştıran gölgeler belirmeye başladı. Hatta atının bile gözüne onu tedirgin edecek özel konulardan canlanan bazı şekiller görünmeye başlamıştı. Yolda sayısız şekil beliriyor, onu ürkütüyordu. Bu arada posta arabası da sarsıla sarsıla, tıngır mıngır, ağır ağır içindeki üç esrarengiz yolcusuyla birlikte ilerlemekteydi. Onlara göre bu gölgeler uyuklayan gözler ya da başıboş, dalgın düşüncelerde kendi biçimlerinin yansımalarıydı. Fakat banka da, posta arabası da bir dakika olsun gözünün önünden gitmediği gibi gece boyunca onun peşini bırakmayan başka bir düşünce daha vardı; Jarvis Lorry aslında Paris’e birini mezardan çıkarmak için gidecekti. Şu anda kendisine görünen sayısız yüzden hangisi acaba mezardan çıkaracağı kişinin yüzüydü. Gecenin hayaletleri hiçbir belirti vermiyordu. Fakat bütün hepsi kırk beş yaşlarında bir adama ait yüzlerdi. Ve esasen dışa vurdukları hırsları, yüzlerindeki dehşetin çizgileri ve zayıf, bitkin halleri ayırıyordu onları birbirinden. Gurur, küçümseme, küstahlık, inat, itaat, inleme… Her hayaletin kendine has bir özelliği vardı. Ve bu özellikler birbiri ardına geliyordu. Çökmüş suratlar, bir kadavrayı andıran renkler, bir deri bir kemik kalmış eller ve şekiller çeşitleniyordu. Ama yüz, öz olarak aynıydı. Ve bütün yüzler beyazdı. Yarı uyuklayan yolcu, yüzlerce kez sordu bu hayalete “Ne zamandan beri gömülüsün?” Cevap neredeyse hep aynıydı “Neredeyse on sekiz yıldır.” “Mezarından çıkarılmaktan ümidini tümüyle kesmiş miydin?” “Yıllar önce.” “Hayata yeniden çağrıldığını biliyor musun?” “Evet, bana öyle olduğunu söylediler.” “Yaşamak istiyor musun?” “Bilmiyorum!” “Onu sana göstereyim mi? Gelmek ve onu görmek ister misin?” Bu soruya verilen cevaplar çeşitli ve tutarsızdı. Bazen bazı korkunç yüzler “Bekle, ne olur! Onu hemen görürsem ölürüm.” diyordu. Diğer bazı hassas kalpli ruhlar gözyaşları içinde “Beni ona götür!” diye boyun büküyorlardı. Birkaç solgun çehre de şaşkınlık içinde ona boş gözlerle bakarak şöyle diyorlardı “Onu tanımıyorum. Kimden bahsediyorsun?” Bu hayali konuşmalardan sonra yine düş kurmaya başladı. Bu kez toprağı kazıyordu düşünde. Kazıyor, kazıyor, kazıyordu. Kâh bir kürekle, kâh kocaman bir anahtarla, kâh da elleriyle bu zavallı mahluku dışarı çıkarmaya uğraşıyordu. Nihayet hayaleti gün ışığına çıkarabildi. Yüzünden ve saçlarından toprak parçaları dökülüyordu. Her yeri toz toprak içindeydi. Yolcu ani bir titremeyle kendine geldi. Pencereyi açarak sis ve yağmuru yanaklarında hissetti. Sis ve yağmur biraz olsun aklını başına getirmiş, onu hayal dünyasından gerçek dünyanın kollarına bırakmıştı. Gözleri açılmıştı açılmasına ama arabanın lambasının yaydığı ışığın oluşturduğu hareketli yelpazeler sarsıla sarsıla hareket eden yol kenarındaki çit çubukları, kafileler halinde etrafta gezinmekte olan gece hayaletlerine katılan başka başka hayaletlere dönüştürüyordu. Temple Bar’ın bitişiğindeki banka, geçen gün icra ettiği iş, değerli eşyalarını koyduğu emniyetli odalar, ardından gönderilen buyruk, verdiği cevap, hepsi, hepsi gözlerinin önündeydi. Sonra bütün bu gördükleri arasından hayaletin solgun çehresi beliriverdi ve yolcu onunla tekrar konuşmaya başladı “Ne zamandan beri gömülüsün?” “Hemen hemen on sekiz seneden beri.” “Yaşamak istiyor musun?” “Bilmem.” Jarvis Lorry tekrar kazmaya başladı. Kazdıkça kazdı, kazdıkça kazdı. Yolculardan birinin pencereyi kapaması için sabırsızlıkla yaptığı bir harekete kadar hayalinde toprağı oymaya devam etti. Birden irkildi. Silahını, deri kemerini kontrol ederek emniyete aldı. Gözleri tekrar yavaş yavaş kapanana, düşünceleri tekrar banka ve mezarlığa kayana kadar karşısına oturan iki yolcuyu, bu iki uykusuz çehreyi tedkike koyuldu. “Ne zamandan beri gömülüsün?” “Neredeyse on sekiz yıldır.” “Mezardan çıkma ümidini kaybetmiş miydin?” “Evet, çoktan.” Konuşulan kelimeler hâlâ kulaklarındaydı. Sanki bütün bu olanlar, konuşulanlar birer hayal ürünü değil, onlarla gerçekten konuşmuş gibiydi. Yolcu gün ışığını fark etmeye başladığında gecenin hayaletlerinin kaybolup gittiğini gördü. Pencereyi açıp güneşin doğuşunu seyre koyuldu. Araba sürülmüş, ekilmeye hazır tarlaların arasından geçiyordu. Gözüne çarpan kendi haline terk edilmiş bir karasaban, yularından boşanan atlar tarafından bırakıldığı izlenimini veriyordu. Daha ötede küçük bir koruluk ateş kırmızısı ve altın sarısı yapraklarını henüz dökmemiş ağaçlarıyla asude bir halde bekliyordu. Toprak soğuk ve ıslak olmasına rağmen gökyüzü berrak, güneş bütün güzelliğiyle parlıyordu. “On sekiz yıl!” diyordu yolcu parlayan güneşe bakarak. “Aman Allah’ım, canlı canlı mezara gömülü olarak geçen on sekiz yıl… ” 4 Hazırlık Posta nihayet öğleye doğru sağ salim Dover’a vardı. Arabanın kapılarını Royal George Hotel’in şefi, hizmetçilerine bırakmadan kendisi koşup açtı. Bu işi öyle şaşaalı bir tören havasında yapıyordu ki, görenler otele bir kralın geldiğini sanacaklardı. Doğrusu bu kış ayında Londra’dan buralara kadar gelmek cesaret işiydi ve bu maceralı yolculuğu tamamlayıp gelebilenleri de bu şekilde karşılamak onların hakkıydı. Bu arada, diğer iki yolcu otele gelmeden önce evlerine gitmek üzere muhtelif yerlerde indikleri için, arabada kutlanacak gözü pek bir tek yolcu kalmıştı Jarvis Lorry. İçi yer yer küflenmiş, nemli ve kirli saman dolu arabadaki nahoş koku ve loşluk daha çok büyükçe bir köpek kulübesini andırıyordu. Üzerindeki saman parçalarını silkmeye çalışan Jarvis Lorry de zaten başından sarkan şapkasıyla, ayağından dökülen çamurla ve üzerindeki paspal hale gelen giysilerle irice bir cins köpeğe benziyordu. “Yarın Calais’e vapur var, değil mi?” “Evet efendim, eğer hava müsait olursa ve rüzgâr da sakin eserse öğleden sonra ikiye doğru kalkacak. Yatak arzu ediyor musunuz?” “Gece yarısına kadar uyumayacağım, fakat bir oda ve berber istiyorum.” “Kahvaltı da istiyor musunuz? Şöyle buyurun efendim.” Müdür adamın isteklerini sorduktan ve ona yol gösterdikten sonra etrafa emirler yağdırmaya başladı “Beyefendiye büyük odayı gösterin! Valizini de oraya… Sıcak su da. Çizmelerini çıkarmayı sakın unutmayın!” Arada bir adama dönerek odasında bulabileceklerini anlatıyordu “Odanızda yanmakta olan bir şömine bulacaksınız efendim.” Ardından emirlerine devam ediyordu “Beyefendinin odasına derhal bir berber getirin, çabuk!” Otelin büyük odası her zaman Dover Postası yolcularına tahsis edilirdi. Ve postayla gelen bu yolcular bu müessese tarafından bambaşka bir ilgiyle ağırlanırdı. Otele baştan aşağı giyinip sarmalanmış tek tip bir halde gelen yolcular bu özel ağırlamanın ardından bambaşka tiplerde çıkarlardı. Bu nedenle bir başka garson, iki uşak ve birkaç kat hizmetçisi oda ve salon arasında bir şeylerle meşgullermiş ve tesadüfen oradalarmış gibi dolaşıyorlar, adamın odasından çıkmasını bekliyor, adeta nöbet tutuyorlardı. Nihayet, 60 yaşlarında, büyük kare kolluklu ve geniş cepli, çok hoş kahverengi bir takım giyinmiş olan Jarvis Lorry kahvaltı yapmak üzere odasından çıktı. Bu kuşluk vakti salonda, kahverengi takım elbise giymiş Jarvis Lorry’den başka müşteri yoktu. Kahvaltı masası şöminenin hemen yanına hazırlanmıştı. Oturup kahvaltısını beklerken poz vermiş gibi durgun bir hali vardı. Elleri dizlerinin üstünde, oldukça sakin bakıyordu. Yeleğinin cebinden sarkan saatinin çın çın öten sesi sanki kendi ciddiyeti ve uzun ömürlülüğüyle ateşin laubali yanışı ve bitimliliğini karşı karşıya getiriyordu. Bu ses etrafta sıkıcı ve uzun bir konuşma etkisi yapıyordu. Yaşına rağmen güçlü görünen bacakları vardı. Düzgün ve zarif örülmüş kahverengi çoraplar giymişti. Ayakkabıları son derece sade olmasına rağmen oldukça şıktı. Küçük, garip bir peruk takmıştı. Saçtan yapılmışa benzeyen bu peruk uzaktan bakıldığında iplik ya da ipekten yapıldığı intibaını veriyordu. Gömleği, çorapları gibi ince, bir zarafet içinde salına salına gezen bir yelkenlinin güneş altında oluşturduğu parıltı kadar beyazdı. Tuhaf peruğun altındaki ağır ve vakur duran yüzde iki parlak göz ışıldıyordu. Bu, geçen onca yılın kazandırdığı bir ifadeydi. Sağlığının ifadesi olan renkli yanakları endişe izleri taşıyordu. Fakat Tellson Bankası’nın bu güvenilir memuru çoğunlukla diğer insanların sıkıntılarıyla meşgul olmuştu. Bu ikinci el dertler, sıkıntılar da öyle büyük, çaresiz ızdırablar değildi. Gelip geçici sorunlardı. Bay Lorry bir müddet ressama poz veren bir adamı andıran sükunetle oturduktan sonra uyuklamaya başladı. Onu kahvaltısının gelişi uyandırdı. Sandalyesini masaya yaklaştırırken garsona “Bugün buraya gelecek olan genç bir hanımefendiye oda hazırlamanızı istiyorum. Buraya gelince ya Bay Jarvis Lorry’yi ya da Tellson Bankası’ndan bir memuru arayacak. Lütfen beni haberdar edin.” dedi. “Peki efendim. Londra’daki Tellson Bankası değil mi?” “Evet.” “Baş üstüne efendim. Bankanız çalışanlarını Paris-Londra arası seyahatleri esnasında sık sık ağırlama onuruna müşerref oluyoruz.” “Evet, biz İngiliz olduğumuz kadar bir Fransız bankasıyız da aynı zamanda.” “Anladım efendim. Siz fazla seyahat etmiyorsunuz galiba!” “Son senelerde pek seyahat etmiyorum. Buraya en son on beş sene önce geldim.” “Gerçekten mi efendim? Ben o zamanlar burada çalışmıyordum. Buradaki personelin hiçbiri yoktu. Hatta bu oteli başkaları işletiyordu.” “Evet, ben de öyle zannediyorum.” “Fakat bahse girerim ki efendim, Tellson Bankası değil on beş sene, elli sene önce de varlığını başarıyla sürdürüyordu.” “Söylediğin rakamı üçe katlayabilirsin. İşin aslı tam yüz elli sene.” “Vay canına!” Masaya yakın bir yerde arkasına yaslanıp ağzını hayretle açıp gözlerini yuvarlayan garson, sağ kolundaki havluyu sol koluna atıp rahat bir duruş alarak adamın yiyip içişini, -her devirde garsonların adetidir bu- sanki bir rasathanede ya da gözetleme kulesindeymiş gibi seyre koyuldu. Bay Lorry kahvaltının ardından sahilde küçük bir yürüyüşe çıktı. Küçük, dar ve çarpık Dover şehri kendisini sahilin uzağına saklamış, başını bir deniz kuşu gibi sarp kayalıklara çarpmış gibi görünüyordu. Sahil çılgınca yuvarlanan taş kümelerinden, deniz boyunca uzanan bir çölü andırıyordu. Deniz, sevdiği işi yapıyordu; yıkım ve aşındırma işini. Şehrin üzerinde gök gürlüyordu, sarp kayalıklarda da. Bulutlar sahilin üzerine kadar geldi ve deli gibi boşaldı. Evlerin çevresindeki hava öylesine balık kokuyordu ki, hasta insanların denize sokulduğu gibi balıkların da tedavi için denizden çıkarılıp evlere götürüldükleri sanılabilirdi. Limanda az da olsa balıkçılık yapılıyordu. Halk geceleri yürüyüşe çıkıp denizi seyrederdi. Medcezir olup sular yükseldiği zaman neredeyse etrafı sel alırdı. Pek iş yapmayan küçük tüccarlar bu zamanlarda nasıl olduğu anlaşılamayan haddi hesabı olmayan servetlere kavuşurlardı. Bu durumlarda ise etraftaki hiç kimsenin bir tek ışığa bile tahammülü olmazdı. Günün öğleye dönmeye başladığı vakitlerde ve havanın çok uzaklarda bulunan Fransa sahillerini bile görmeye zaman zaman müsaade edecek kadar berraklaştığı sıralarda hava tekrar sislenmeye ve dumanlanmaya başladı. Havayla birlikte Bay Lorry’nin de düşünceleri bulutlanmaya yüz tutmuştu sanki. Bay Lorry, karanlık bastırdığında, şöminenin yanında kahvaltısını beklediği gibi şimdi de akşam yemeğini bekliyor, düşünceli bir halde şöminedeki ateş topu kömürleri karıştırıyor, karıştırıyor, karıştırıyordu. Yemekten sonra içilecek bir şişe kırmızı şarabın kor karıştırıcılara bir zararı olmazdı. Aksi halde alkolün insanları iş yapamaz hale getirdiği aşikardı. Bay Lorry uzun süredir işsizdi. Yüzünde canlı, genç bir beyefendide ancak görülebilen memnuniyet ifadesiyle son bardağını da şarapla doldurarak şişeyi bitirmek üzereyken caddeden tekerlek sesleri duyuldu. Otelin kapısında gürültüyle bir araba durmuştu. Adam içkisini yudumlamadan masasına bıraktı ve “Bu gelen küçük hanım olmalı!” dedi. Hemen birkaç dakika sonra içeri giren uşak Londra’dan Bayan Manette’in geldiğini ve Tellson Bankası memuru ile görüşmekten mutlu olacağını söylediğini bildirdi. “Hemen mi?”
iki şehrin hikayesi özet kısa ve öz